SoftNull Group Team > Oyun İncelemeleri > Resident Evil incelemesi

Resident Evil incelemesi


18 Mart 2008. Yazan: lordsebo
BÖLÜM 1
         
          Resident Evil (Jill Valentine - Chris Redfield)
         
            Maceramız Bakırköy'de başlıyor. O zamanlar orta okul öğrencisiyim. Bir oyun dergisinde gördüğüm gayet ilgi çekici bir resim, beni iki sokak aşağımızdaki bir oyun dükkanına kadar götürüyor; ne hikmetse oyunu bulup eve geliyorum; PC'ye kuruyorum: Macera başlıyor...
         
            "Başla"ya bastığım an, gırtlağın gerilim konusundaki tonlama hünerini gösteren bir tını: "Resident Evil" diyor; ekran kararıyor; bir takım gizemli makaleler okunup oynayabileceğimiz karakterlerin sıfatlarının yer aldığı kimlik kartları beliriveriyor. Jill Valentine ya da Chris Redfield, yönetebileceğimiz polisler. Ben o zaman "tam çözümle oyun bitirme" gibi miskince bir yolu tercih ettiğimden -ve ilgili tam çözümde Jill ile oynandığından- bayan vatandaş ile oynama kararı almıştım.


         
          KAPININ ARDINDAKİ KÖPEKLER
         
            Harika bir demonun ardından esas mekanımıza ulaşırız. Ana hol enfestir; bir kere son derece ürpertici atmosfer, bütünlüğü arz eder; bunu açarsak: Kocaman merdiven mimarisinin, avizelerin, mumların, döşemelerin, korkunç yapılardaki kapıların, renklerin ve -hayranı olduğum- mistik, sakin, huzur dolu; ama gerilim yüklü, ürpertici, soğuk; statik kamera üzerine çizimlerin oluşturduğu grafiklerin bu bütünlüğü oluşturduğunu söyleyebiliriz. Ana holde üç isim vardır: Jill, Barry, Albert; bu üç isim arasında -o dönem benim, bir oyun için fazla dediğim- şaşırtıcı, sinemasal, dolambaçlı olaylar gelişecektir; bunları oynayıp da tecrübe etmenizi salık veririm.
         
            Oyunun kontrolleri garibime gitmemiş değildir; bana biraz zorlama gibi gelmişti başlarında; ama ilerledikçe, birçok oyuna da ilham verecek sağlam karakter mekaniği ve kontrollerin, eğlenceli olduğu kanısına varmıştım. Bununla birlikte herşeyiyle özgün bir oyundu karşımdaki: Kapıların önüne gelip açmaya çalıştığınızda beliren gizemli animasyonlar, save sistemi, sandık olayı, sağlık bitkileri(ve bunları kombine etmek), envanter ekranı, malikanenin atmosferi, sabit resimler, zombiler, silahlar(ve bunları düşmanlar üzerinde kullanma biçimi), bulmacalar, önceden hazırlanmış sahnelerle patlak veren gerilim anları, tüm oyun boyunca ensenizde hissettiğiniz sakin sesler ve müthiş zamanlamalarla devreye giren yürek hoplatıcı nağmeler...Hepsi yepyeni bir formülün;  geleneksel Resi mekanizmasının birer parçasıydı.
         
          EK - Remake
         
            Yeniden çevrimi klas bir trailer vasıtasıyla izlemiştim, inanamamıştım; bu oyun o oyun olamazdı. O güne kadar bir oyunda gördüğüm en sahici grafiklere bakıyordum. Mumların yanışına mı ağzım açık kalsındı, ilk oyundaki mekanların tekrar yaratılışına mı yüreğim yansındı, aşina olduğum karakterlerin endamına(yürüyüşlerine, silah tutuşlarına, ateş edişlerine, zombiler karşısında yavaş yavaş geri çekilişlerine, yüz ifadelerine, vs.) mı gönlüm kaysındı muallakta kalmıştım. Ayrıca sonlardaki, pervanenin akılalmaz gerçeklikte dönen gölgesi de içimi götürmedi değildi.
            Adeta devasa bir kilise formunda yaratılan yeni malikanenin, ruhumuza bayram ettiren, her biri ayrı ayrı bezenmiş odalardan oluşan "çarpıcı" sergisi, oyuna yeni eklenen orman bölümünün kan dondurucu haleti-ruhiyesi, zombileri yakmadan bırakırsak kalktıklarında başlayan gerilim atmosferi ve bir bütün olarak baktığımızda, atasının donuk yapısını bertaraf eden sarı tonların ağırlıkta olduğu görsel dünyası ve vahşetin sert çizgilerle dimağınıza işlemesi bu oyunu "ölmeden önce oynanacak 1001 oyun" listesinde ilk sıralara kadar götürüyor bence.
          BUUU...NEMESIS Mİ?
            Şu kaygımı da eklemek isterim: Capcom ilk oyunun yeniden çevrimiyle bu konudaki yeteneğini gösterdi; oyunu yapan grup sanki -tüm Resi oyunları dahil- ayrı bir özen göstermiş, ilk oyunu tekrar yapma fikri -yeni konsol için yeniden yapma şuuru da eklenince- sanki daha da bir tetiklemiş sanatlı hünerlerini; hal böyle olunca Resi 2 ya da 3'nin -özlerinde de zaten harika oldukları düşünülürse- Capcom tarafından -aynı grup olacak tabii- Remake'lerinin yapıldığını, düşünmek dahi istemiyorum.
            Efsanenin başlangıcı ne gibi izler bırakmış bende, ne gibi kalıcı dokunuşlarla hislendirmiş bedenimi; şimdi bunlara bakalım:
          İlk zombiyle karşılaştığımız an,
          Hunter'la ilk karşılaştığımız an,
          Barry'nin bizi kurtardığı anlar,
          Köpeklerin fırladığı an,
          Havuz bulmacasını çözdüğümüz dakikalar,
          Mağarada kayanın üzerimize adımladığı an,
          Devasa yılanla karışılaştığımız an,
          Piyano odasının dehşet verici atmosferi,
          Panzehir için koşturduğumuz dakikalar,
          Tablo bulmacasını çözdüğümüz ve kargalara merhaba dediğimiz dakikalar,
          Tyrant'la karşılaştığımız nefes kesici o an,
          Ormanlık alanda tepedeki kulubede yaşayan -ölmeyen- sıradışı yaratık, (remake)
          Hunter'ın, saf saf suratına bakarsak, kafamızı uçurması, (remake)
          Kabrinden fıralayan güçlü zombiyle karşılaştığımız an... (remake)
         
          Resident Evil 2 (Leon Kennedy - Claire Redfield)
         
            Bakırköy yeraltı çarşısında bir hediyelik eşya dükkanının içerisindeyiz. Etrafta çeşit çeşit eşyalar var: Anahtarlıklar, gümüş ışıltılarıyla havayı parlatan göz alıcı çakmaklar, peluş oyuncaklar, monopoly türü aile oyunları, futbol topları, kartpostallar, maketler ve sağ göz ucumla yakaladığım kanlı bir göz...soluk, korkunç bir el....ve kanlı bir yazı: Resident Evil 2.
            Bu sefer Playstation'da edinecektim, bir Resi oyununun ilk tecrübesini. Klasikleşmiş; hünerli tonlamanın, bir takım gizemli makalelerin ve ekran kararmalarının takip ettiği kurgusal yapıya değinmeden, ömrümde gördüğüm en müthiş demolardan birine denk geldiğim o ana dönmek isterim:
          CLOSE-UP  
            Tipik bir Amerikalı vatandaş havasındaki yeni karakter, şık polis arabasıyla esrarengiz bir kasabaya doğru yol almaktadır: Etraf ıssız, bir terk edilmişlik rüzgarı esmektedir gece lambalarından; birden bazı kıpırdanmalar görünür; Leon çevirip bakar kafasını tuhaf hareketlerle yürüyen garip adamlara. Biraz daha ilerlediğinde, cama yapışmış bir şekilde, yakın plandan görecektir bu tuhaf adamların çehrelerini: Leon'un görüş alanı kapanmış, araba çeşitli yerlere vurarak savrulmaya başlamış, bu ne-idiği belirsiz yaratıkların sayıları artmış ve Raccoon City, taze beyin çorbasına susamış zombilerin kuşatması altına girmiştir. Leon ise az sonra arabasını toslayacak ve o meşhur yangın sahnesi vücuda gelecektir.
            Oyun, birinde Leon'un diğerindeyse Claire'ın maceralarının bulunduğu 2 CD ile gelmişti. Fakat bu, bambaşka mekanlarda yaşanan bambaşka maceralar olarak anlaşılmasın; aslında iki karakter de aynı zamanda oradalardı. Sadece, aynı kasabanın farklı noktalarında başlamışlardı maceraya; aralarındaki sınırı ise, patlamanın akabinde alevlerle donatılan enkaz teşkil ediyordu.
          CAPCOM'UN YENİ SERGİSİ  
            İkinci oyun yine aynı teknikle yaratılmış görsel bir dünya sunuyordu; fakat hani ressamlar belki hep kendilerine özgü tekniklerle işlerler tablolarını ama, tasarladıkları dünyalara göre farklı yapılar ve renkler kullanmak zorunda olduklarından bambaşka eserler çıkar ortaya; işte Resi 2'daki görsel değişim de buna benziyordu. Kafamızdaki Resident Evil siluetini hezeyana uğratan ve oyunu farklı kodlamalarla hafızamıza kazıyan sokak manzaraları, ilk oyunun tekniğiyle yaratılmış bambaşka tablolardı.
            Soğuk bir gecede; sahipsiz dükkanların neon tabelalarının, gece lambalarının, alevlerin, çöp yığınlarının parıltısının muazzam solosu ritminde; efsanevi polis karakoluna kadar çatırtılı çatırtılı koşuyor, tazelenen kontrol sisteminin keyfini çıkartıyor, arada çerez niyetine zombi avlıyor ve en eğlencelisi, yangın merdivenlerinden takur tukur çıkarak(artık merdiven ortasında durup aşağıda bize ulaşmaya çalışan zombilere ateş edebiliyorduk) ve tak tak yürüyerek ilerliyorduk. Ve öyle sanıyorumki birçok oyunsever, Resident Evil 2 deyince, bu yangın sahnesiyle başlayan ve karakola kadar devam eden koşuşturmayı anlayacaktır.
            Klasik Resi detaylarının aynı olduğu oyundan kalan diğer parçalar:
          Polis karakolunda ilk girdiğimiz odada bir memur arkadaşımızın zombiye dönüştüğü an,
          Arşiv odasında zombilerle çevrelendiğimiz an,
          Heykel bulmacasını çözdüğümüz an,
          Tavanda asılı, kan damlatarak yüzümüze bakan yaratık arkadaşımızla karşılaştığımız an,
          Ada'nın düştüğü an...
         
          Resident Evil 3: Nemesis (Jill Valentine)
         
            Bu oyunu yine Bakırköy'de, birkaç oyunsever arkadaşla ortaklaşa noktalamıştım. Oyundaki yegane kahramanımız Jill Valentine'dı. Genel Resi mekanizması, oyunun ana hatlarını belirleyecek iki yenilikle birlikte(Alternatif seçenekler ve Nemesis), hemen hemen aynı işliyordu.
            Oyunun büyük bir bölümü yine Raccoon City sokaklarında geçiyordu. Bu sefer kocaman bir araba mezarlığına benzetebileceğimiz manzaralar vardı önümüzde. Grafik atası olarak Resi 2 kabul edilmişti. Oyunda bir kıyamet, dünyanın sonu havası vardı. Bu da oyunun neredeyse başrolüne yerleştirilmiş yaratığıyla tam bir uyum sergiliyordu.
          ELM SOKAĞI  
            Bu yaratık, oyuna da ismini veren Nemesis'di: Devasa fiziği, her tarafıyla ayrı ayrı mutasyona uğramış kas yığını bedeni, üzerimize müthiş bir gerilimi zerk edercesine dehşet verici koşuşu, taşıdığı roket atarı ve ürkünç hitap biçimiyle(stars) tam anlamıyla bir kabustu. Öyle ki, Nemesis'le karşılaştığımız an onunla savaşmayı seçersek ve eğer kaçarsak; bu yaratık kapı mapı dinlemeden, ancak bir boğanın matadora besleyebileceği bir öfkeyle peşimizden ecel gibi koşuyor, yakamızı bırakmıyordu. Bu atmosfer yüzünden hem oyunu bir kere bitirmekle yetinmek zorunda kalmıştım, hem de serinin en gerilimli anlarını tatmışım.  
            Bir de analitikti yeni oyun; genellikle Nemesis'le karşılaştığımız anlarda iki seçenek sunuluyordu önümüze; ya savaşmayı seçiyorduk -ki kaçmak da buna dahildi- ya da kolaylayıp, bir takım kurmaca sahnelerle sıvıştığımız, otomatik alt etme şıkkını tercih ediyorduk. Ancak ikinci şıkkı seçmekle birtakım güçlü silahlardan da feragat etmiş oluyorduk; çünkü eğer Nemesis'le savaşıp -bir süreliğine- onu yere serersek, üstünü arayıp silahlarını elde etme şansımız oluyordu.
          Resi 3'den arta kalanlar:
          Benzin istasyonunda kargalarla karşılaştığımız an,
          Nemesis'ten kaçarken sandık odalarına sığındığımız; o huzur verici anlar,
          Mermi hazırlamak için çeşitli karışımlar yaptığımız anlar,
          Uzun zaman sonra -yeni kıyafeti ve saç modeli ile- Jill'ı yeniden kontrol etmek,
          Tramvay bölümü...
         
          Resident Evil: Code Veronica X (Claire Redfield)
         
            Bu oyunu benim için özel kılan üç şey var: Birincisi, Küçük Çekmece'de oynanmış olması; ikincisi, PS2'ta oynadığım ilk Resi oyunu olması; üçüncüsü ise, bir yol filmi tadında ilerleyen en uzun Resi macerası olması. Bu macerada Claire Redfield, ağabeyi Chris'i bulma umuduyla yola koyulmuştu.
            Artık gıcır gıcır grafiklerimiz vardı elimizde: Müthiş canlı renkler, PS2'nun işlem gücünü haykıran enfes dinamik görüntü akışı, çok daha gerçekçi modellemeler, pırıl pırıl yeni nesil kaplamalar, hareketli arkaplan enstantaneleri(örneğin oyunun başında hücrenin orada duvarda yürüyen böcekler) ve bunlar gibi 128 bitlik kudretin getirileri; bu enfes yol macerasını görsel bir şölene dönüştürüyordu.
          ŞEMSİYELİ BİR YOLCULUK  
            Yaratık çeşidinin en fazla olduğu Resi oyunlarından biriydi bu. Sanayi kasabalarından modern malikanelere, kuzeyin soğuk atmosferini yaşatan buz tutmuş dağlık merkezlerden volkanik arazilere, çeşitli mekanlara -bu mekanlarla paralel kimyada- çeşitli yaratıklar eşlik ediyordu. Hatırımda en net kalan ucube; sarı bir tondaki uzun-ince bedeni ve uzayan kollarıyla savurduğu öldürücü darbeleriyle(dalsıma gönderme olabilir) geçinen -ve adını hatırlayamadığım- o şey.
            Yeni nesle teknik olarak oldukça başarılı bir çalışmayla aktarılan Resident Evil, geleneği devam ettirdiğinden, bazı oyun yazarları tarafından miyadını doldurmuş olarak nitelendirildi.
          Bu uzun seyahatin bavulumda bıraktığı parçalar:
          Malikanede Wesker'ın döndürdüğü dolaplar,
          Huzurlu atmosferin, manzaraların, yolculuk hissinin insanın içine işlemesi...
         
          Resident Evil Zero (Billy Coen - Rebecca Chambers)
         
            Aynı semtte, aynı mahallede, aynı evde ve aynı odadayız. Aynı döşemenin üzerine kurulmuş TV ekranından RE Zero'ya baktığımda; Remake'in son derece ciddi hatlarla hazırlanmış sanat yüklü görsel dünyasının yerini - tablo benzetmesinde olduğu gibi-; daha dışa dönük renklerin kullanıldığı, adeta bir Resi çizgi filmi havasında, rengarenk atmosferinin iç okşayıcı bütünlüğünde bir görsel dünyanın almış olduğunu görmüştüm.
            Devrim niteliğinde sayılabilecek iki yenilik getiriyordu Zero. Geleneksel Resi mekanizmasının iki tarafından deşildiği yeniliklerdi bunlar; ama hoştu: Birincisi, artık sandıklar yoktu. Elimizdeki eşyaları yerlere fırlatıp, daha sonra ihtiyacımız olduğunda ilgili yere geri dönerek, tekrar zulamıza katabiliyorduk. İkincisi, artık tek başımıza değildik. Bu da yalnızlığın getirdiği korku hissini almıştı iliklerimizden; yerini, iki kişi ilerlemenin verdiği sıcak bir güven duygusuna bırakmıştı.
          SATRANÇ TAHTASI
            Koperatif ilerlemek gerçekten çok hoşuma gitmişti: İstediğim an Rebecca'yı yönetebiliyor; onun seriliğinden yararlanabiliyor, farklı silah kavrayışı ve nişan alışı ile zombi avlamasının tadını alabiliyor ve -son derece ustaca programlanmış geçiş mekanizmasıyla- Billy'ye geçiyordum. Billy ise daha hantaldı; ama güçlü silahıyla daha kesin darbeler indirebiliyordu düşmanlarına.
          Bu sıcak çikolatanın damağımda bıraktıkları:
          Grim Fandango'ya ya da Corpse Bridge'e benzettiğim, köprünün iki bölümü ayırdığı, ay ışığı ile bezenmiş manzaraların bulunduğu yer,
          İki karakterin ayrı ayrı dolaşmak zorunda kaldığı; birtakım bulmacaları ikili zeka hamleleriyle çözdüğümüz dakikalar,
          Trende geçirilen sımsıcak dakikalar...
         
          BÖLÜM 2
         
          Resident Evil 4 (Leon Kennedy)

         
            Capcom, ustası olduğu bir türün kodlarıyla yaratmaya başlamıştı yeni oyununu: Arcade. Hani hepimiz biliriz, bazen elimizi cebimize götürüp çıkardığımız jetonu makinenin ilgili bölümüne düşürene değin geçen süre kadar bile sürmez arcade oyunları; buna karşın o sürede o kadar çok düşman öldürmüşüzdürki şaşılacak şeydir.
            Dördüncü oyunun normal bir aksiyon oyununun ötesindeki seri kare atlayışlarıya sunulan dinamizmi, kumar makinelerinde başarılı olunduğunda çınlayan o zevk dolu tını, ara demolarla fazla kesilmeyen sade kurgusal yapı, tüm arcade öğelerini tamamlarcasına dahice monte edilmiş envanter ve arayüz sistemi ve bunlar gibi yakalayabileceğimiz ayrıntılar, bu oyunun geleneksel aksiyon metodlarıyla değil; onun ötesinde, hepimizin aşina olduğu arcade mantığıyla yaratıldığını gösteriyor.
         
          EVIL DEAD
         
            Resi 4; arcade ile gerilimin sentezlendiği, daha önce yaşanmamış cinsten bir deneyim vaadeder. Yepyeni bir şeydir. Bir Capcom harikasıdır. Bir oyun olarak bakıldığında tattırdığı kusursuz deneyim değil sadece harika olan; tüm dünyadaki geleneksel Resicilerin de kalbini çelebilecek türden, döşediği yolda her durakta aynı istikameti seçen bir ihtiyarın, artık sıkılıp, biriktirdiği tüm tecrübesiyle farklı bir yöne uzanan yeni model bir yol döşemesi gibi, yaratılışının ustalıklı cesaretidir asıl harika olan.
          Bakalım Yakacık'ta sonlanan bu jetonlu maceradan neler kalmış geriye:
          Düşman öldürmek. Oyunda karşınıza çıkan kötü niyetli vatandaşlarla savaşmak; onları vurmak, itmek, geri çekilmek, yine vurmak, lazerli hedefle kafalarına nişan almak; omuzlarına, ayaklarına ateş etmek, yeni silahları üzerlerinde tecrübe etmek o kadar zevkli, o kadar zevkliki yüz kere tamamlasanız da oyunu tekrar oynamak istersiniz.
          Leon'un giydiği mavi kıyafettenmidir -ve ekranın büyük bölümünü kapladığındanmı- bilinmez; mavi tonların ağırlıkta olduğu görsel dünyanın çevrelediği "bomba" gibi grafikler,
          Köye girdiğimiz; kapılara tekmeler savurarak nefes kesici bir dinamizmle kapana kısıldığımız dakikalar,
          Sion tarikatından fırlamışçasına; siyah, mavi, kırmızı cüppeleriyle üzerimize saldıran -özellikle meşale taşıyan- insan azmanı yaratıklar,
          Orta çağ savaşlarını andıran; topların, meşalelerin, sur kalıntılarının çevrelediği enfes bölüm,
          Elektrikli testereyle üzerimize saldırılıp -eğer pasif kalırsak- şok edici bir çıplaklıkla kafamızın kesilmesi,
          Düşmanların gruplar halinde saldırdığı anlarda oluşan kargaşa ortamı,
          Bulmakla ve korumakla yükümlü olduğumuz başkan kızını himaye ettiğimiz dakikalar,
          Normalde görünüşü korkunç gelebilecek silah satıcısının uzaktan parlayan mavi ışığını görmenin verdiği iç huzuru,
          Oyunun, insanın içine "acı" bir olumsuzluk hissi veren; vahşeti, dehşeti, hatta deliliği tüm çıplaklığıyla gözler önüne sermesi ve her adımımızda yakamızı bırakmayan gerilim müziğinin bu dehşetli atmosferin yüreğimizdeki volümünü hep üst seviyelerde tutması...